yunan-mitolojisindeki-kadin
 Şeytani Ve Kutsal Olanın Yol Ayrımında: Ana Tanrıça Üzerine Bir Yol Hikâyesi

 Madalyon kavramlar vardır, iki yüzünde birer resim ve her resmin anlattığı farklı bir hikâye taşıyan. Yazı ya da turadır. Annelik, tam da böyle bir madalyon kavramdır. Bir yüzde kutsayan ve onurlandıran, diğer yüzde esaret bağıyla koşullandıran birer resim yer alır. Siz baktığınız yönü değiştirirsiniz, anlam değişir. Madalyon size bakan yüzünü değiştirir, anne olmanın anlamı değişir.

 Annelik kavramının insan algısındaki çağrışımlarını, izdüşümlerini düşünürken derin ikilemlere düşüyor insan. Ataerkil hayatta, özne olma hakkı tanınmayan kadınlık kavramıyla kutsal bir nesneye dönüştürülen annelik kavramı çözülmez bir yumak oluyor. Anne olmanın yüce ve kutsal olduğunu düşünürken, kadının annelik yetisi dışında yetersiz, kötücül ve ikinci sınıf sayılmasıyla yüzleşiyorsunuz. Bir yönü kutsal ana, toprak ana, Ana Tanrıça diğeri şeytan kadın, Lilith, Pandora… Kavram haddini ve maksadını aşıyor, bir ağız dolusu cam kırığı oluyor; sussan susulmaz, konuşsan kanatıyor.

 Çağlar boyunca annelik üzerine çok kelam söylenmiş, çok tartışma yapılmışsa da, yine tamama eremez kavramsal çarpışmalar. Milattan önce altı binli yıllarda anaerkil topluluk ve Ana Tanrıça kültü ile kutsanan annelik kavramı, 20. yüzyılda kadınların özgürlükleri ve eşitlikleri adına savaşım verdikleri bir hedef tahtası haline gelir. Bir kadının, hele anne olan bir kadının her iki bakışta da okların kendisine saplandığını, kanayan yaranın kendi bedeninde açıldığını görmemesi mümkün değil. Bu nedenle her iki bakışla aramıza mesafe koyarak ama özünü anlayabilecek kadar yaklaşarak iki yolu birden yürümeye çalışalım.

 Birinci Yol: Ana Tanrıça Kültü – Anne

 İnsanın insan olarak ilk hali, yani Homo Erectus, yaklaşık iki milyon yıl önce Afrika’ da yaşadı. Soğuk bir iklimin hakimiyetinde, yeryüzünün geniş buzullarla kaplı olduğu bir dönemdi bu. İnsan türü, mağaralarda yaşayarak hayatta kalma savaşı veriyor, nispeten güçsüz olan vücut yapısı nedeniyle topluluklar halinde yaşıyordu. Birlik olarak çokluğun gücünü kullanmaktı amaç. Ateş de bu sırada bulundu. Alt Paleolitik olarak adlandırılan bu avcılık döneminde kadının yeri ve önemi büyüktü. Her ne kadar avcılık yani beslenme için gereken fiziksel güç erkeği hâkim konumuna çıkarsa da, kadının üreme yetisi topluluğun garantisiydi. Henüz dil, düşünme ve kavramanın gelişmediği o dönemde muhtemelen cinsel ilişkiyle doğum arasındaki bağlantı kurulamıyor, kadın kendi başına yeni bebekler yaratan bir büyücü olarak kutsanıyordu. Kadın, doğuran ve var eden doğaydı, toprak anaydı.

 Günümüzden 12 bin yıl kadar önce buzul çağın bitmesi, iklimin tarıma elverişli hale gelmesiyle birlikte yeni bir dönem başladı. Bu, kültürel çağ atlama dönemi olarak da tanımlanabilir. Düşünsel – sanatsal etkinliklerin yaratımı, avcılıktan tarıma ve yerleşik yaşama geçiş, doğaya bakışı ve kadının konumunu değiştirdi. Kadının daha üst konuma hatta Tanrıça mertebesine ulaştığı anaerkil dönemdi burası.

 Mircea Eliade, Dinler Tarihine Giriş adlı kitabında ilksel dini inanışı
“ Toprak bizim annemiz, gök bizim babamız. Gök toprağı yağmurlarla döller, yer bitki ve tahıl verir ” diye anlatır. Sembolik anlatım dönemi başlamıştır artık. Göksel Tanrılarla doğayı temsil eden Tanrıçalar var olabilir bundan sonra. Hikâyelerimiz gece ve gündüz, güneş ve ay, Gök Baba ve Toprak Ana olarak anlatılabilir. Dünya, bir yaratılış efsanesine mekân olabilir. 

 İkinci Yol: İkinci Cinsiyet – Kadın

  “ Kadın doğulmaz, kadın olunur ” sözü toplumsal cinsiyet anlayışının kapısını aralayan en önemli önermelerdendir. Simone de Beauvoir’ ın bu ünlü sözü, toplumun kolektif bilinçaltındaki kadın algısına işaret eder. Kadınlık biyolojik yapıyı tarif etmenin çok ötesindedir. Kromozomlar, hormonlar ve üreme organlarının belirlediği biyolojik bir özellik olmaktan çıkarak davranışsal ve sınıfsal bir kategoriye doğru evrilir. Kadınlığı üreten doğa değil uygarlıktır.

 Öyleyse biz de  Beauvoir’ ın takip ederek “ annelik doğurulan değil olunan bir kavramdır ” diye yola devam edebiliriz. Annelik kavramı doğum yetisiyle sınırlandırılamaz bir konumdur ve doğanın değil uygarlığın yaratımıdır. Bebeği olan kadını tarif etmenin çok ötesinde bir algı yaratır. Sosyal bir sınıf, davranışsal sınır, toplumsal bilinçaltıdır. Nasıl ki babalık iktidar, güç ve otorite demekse annelik de şefkat, koruyuculuk ve özveri kavramlarını akla getirir. Baba buyruğu veren, anne fedakar olandır. Baba gökyüzü anne topraktır.

 Simone de Beauvoir 2. Cinsiyet kitabında “ Kadın nedir? ” sorusuna felsefi geleneğin yaklaşımını ele alarak, kadının bedeninde yer alan rahim organına ve doğurganlık özelliğine indirgenmesini eleştirir. Bu yaklaşımın kadının özelliklerini annelik ile sınırlayarak onun düşünsel alanda yol almasını engellediğini, kadını eksik özne haline getirdiğini savunur. İlginç olan, bu doğurganlık ve annelik vurgusunun feminist bakış açısına sahip ve kadınların hakları uğruna söz söyleyenlerin diline de hâkim olmasıdır.  Her ne kadar kadını korumak adına yapılsa da bu tek yönlü vurgunun yani kutsal ana, toprak ana gibi kadını annelik özelliği ile sınırlayan ve anne ön ekini almadan, kendi başına bir özne olmasını engelleyen tanımlamaların, kadının içine düştüğü açmazın en önemli nedenlerinden biri olduğu söylenebilir.

 İşte bu ikilik, asırlardır kendisini ifade etmek isteyen, kalıpların dışına çıkmaya cesaret edebilen kadınların en büyük ve görünmez ayak bağı olmuştur. Annelik, şeytani kadını kutsal konuma taşıyan, tam da bu nedenle özgürlüğünü ve özgünlüğünü elinden alan bir algı haline dönüştürülmüştür. Beauvoir’ a göre bunun en önemli nedeni, kadını öteki konumuna iteleyen anaerkil düzendir.  

 Birinci Yol: Anne / erkil…

 Her ne kadar anaerkil anlayışla ilgili pek çok görüş olsa da böyle bir dönemin gerçekten yaşanıp yaşanmadığı tam olarak bilinmiyor. İlkçağlardaki insan topluluklarında anaerkil bir düzenin olup olmadığı, 19. yüzyıldan günümüze dek tartışılagelen bir konudur. Bachofen, Analık Hakkı adlı kitabında ilkel topluluklarda kan bağının ancak anne üzerinde kurulabildiğini, bu nedenle annenin bir yasama ve otorite merkezi olduğunu ileri sürer. Tarım toplumuna geçişte de toprağı sürme, ürün alma ve hepsinden önemlisi doğum yoluyla topluluğun devamını sağlama yetileri nedeniyle kadın erk ve statü sahibidir. Denebilir ki tarımsal üretimin keşfi ve devamlılığı kadın sayesinde gerçekleşmiştir. Bachofen’ a göre anaerkil düzenin özünde kan bağı, toprağa bağlılık ve doğaya teslimiyet varken ataerkil düzen kanun, akıl ve doğaya hükmetme üzerine kuruludur. Erich Fromm’ a göre bu Bachofen’ in açığa çıkardığı bulgular, Zeus’ a bağlı Olimpos kökenli Yunan dininden önce bir Ana Tanrıçanın varlığını ve buna dayanan dinsel anlayışı kanıtlar.

 İkinci Yol: Kadın…

 Anaerkil dönemin gerçekliğini, konunun uzmanlarına bırakabiliriz. Zira bizim için, tarihsel doğruluk analizlerinden ziyade kavramın ifade ettikleri önemli. Doğuran, besleyen kadının Tanrıça olarak görüldüğü, kutsandığı bir bakıştır bu. Ama madalyonu tersine çevirir, aynaya yansıyan karanlık yüzü okursak, bir kadının ancak anne olduğu zaman kutsal ve değerli olduğunu bilinçaltımıza kodladığı da ileri sürülebilir. Kadın ya kutsal annedir, ya da şeytan kadın. Kutsalsa bile, kendisi özne değil, yerine getirdiği görev üzerinden kutsanan bir nesnedir. Kutsal olmayansa zaten şeytandır.

 Tarihte bilinen en eski cadı efsanesi Lilith` e aittir. Babil, Sümer ve Yunan mitolojilerinde ve semavi dinlerde değişik isimlerle çağırılan Lilith, Adem Peygamberin ilk eşidir. Ancak kendisinin de topraktan yaratıldığını söyleyerek, eşit olduğunu iddia eder. Günümüzdeki boşanma davalarında rastlayabileceğimiz bir tür anlaşmazlık yaşanmaktadır. Adem sözünün dinlenmesini ister, Lilith ise karşı gelerek kendi kararlarını verebileceğini bildirir. Sonuçta Lilith boyun eğmeye razı olmaz ve yeryüzünden kaçar. Adem’in yalnız kalmasına üzülen Tanrı ona yeni bir kadın hediye eder. Adem`in kaburgasından Havva yaratılır, itaatkar kadını temsil eder. O, tüm insanlığın kutsal annesi olacaktır. Lilith ise şeytanla işbirliği yapar, cinler doğurur ve lanetlenir; büyücü ve cadıdır artık. İtaatsizlik ve isyan cezasını bulmuştur.

 Birinci Yol: Anne

Anadolu, Ana Tanrıça inanışının merkezidir. Katanoff’ a göre Tanrıça Umay en eski ana-atayı temsil eder. Dünyanın yeniden doğumunu ve canlanmasını temsil eden mayıs ( Romalılarda May – us ) Umay’ dan gelir. Anadolu’ nun en önemli arkeolojik yerleşim yerlerinden biri olan Çatalhöyük, Neolitik dönem toplumlarının Ana Tanrıça inanışıyla ilgili önemli verilere sahiptir. Bu bölgede bulunan heykel ve kabartmalar J Melleart tarafından Yunan ve Roma Kybele’ sinin prehistorik öncülleri olarak gösterilmiştir. Ana Tanrıça heykelleri abartılı cinsel organları ile tasvir edilmiştir. Çünkü Ana Tanrıça kültü, bereketi ve doğurganlığı kutsayan bir bakış sunar.

 Tanrıça heykellerinde üreme organlarının ön plana çıkarılması doğumun evrelerini anlatmaya yönelikti. Bu nedenle yüz hatları, gözler, saçlar belirtilmemişti ve soyut biçimlerden oluşuyordu bu eserler. Bu dönemlerde doğurganlığın bunca önemli olmasının en önemli nedeninin kısa insan ömrü ve yüksek çocuk ölüm oranları olduğu düşünülmektedir. Wallois’ ya göre ilk çağlarda doğanların ancak yarısı ana baba olacak kadar uzun yaşayabiliyordu.

 İkinci Yol: Kadın

 “ Bir kadının, üstelik sevgili olan ve profesyonel sorumlulukları günbegün daha da artan bir kadının, annelik çilesi dediğim o dönemeçte tutunması nasıl mümkün olabilir? Dinler ya unutuyor bizi ya da Tanrıça yerine koyuyorlar. Şefkatlerimizi, inceliklerimizi, kurnazlıklarımızı, tutkularımızı gözden kaçırıyorlar. 3. binyılın annelik ilişkisini yaratmak bize düşüyor. ‘ Özgür kadın daha doğmadı ’ diye yazmıştı Beauvaoir. Özgür anne hiç doğmadı ve anneler söz hakkına kavuşmadan yeni bir hümanizma olmayacak ” diyor Julia Kristeva. Anneliğin bir fikir olarak irdelendiği iki alan olduğunu da belirtiyor; psikanaliz ve edebiyat.

 Birinci Yol: Anne

 Sanat, hem Ana Tanrıça anlayışının hem de feminist bakışın temsili olarak ele alınabilir. Neolitik dönemde heykeller, mağara duvarlarına çizilen resimler, mezarlara koyulan objeler Ana Tanrıça anlayışının kanıtları olarak okunabilir. Belli semboller dünyanın her yerinde ve her zaman diliminde ortaya çıkan evrensel tasvirlerdir ve ilk insanların kendilerini ifade yöntemleridir. Sembollerin ilk nerede ve nasıl ortaya çıktığı bilinmiyorsa da farklı dilleri konuşan insanların ortak lisanı olduğunu söyleyebiliriz. Bu semboller eski çağlardaki insanların düşüncelerini öğrenebilmemiz açısından önemlidir. Anaerkil dönemdeki doğurganlık mitleri ve sembolleri çok çeşitli olmakla beraber, birkaçına yakından bakabiliriz.    

 Geyik; plasentanın karşılığı olan hayvandır. Bu hayvanlar kutsal kabul edildiklerinden öldürmekten kaçınılır, eğer öldürülürse af dilenir ve sadaka verilir. Yunan mitolojisini, Euripides’ in İfegenia Aulis’ te tragedyasını ve Yorgos Lantimos’ un 2017 yılında vizyona giren filmi Kutsal Geyiğin Ölümü’ nü bir kez daha düşünebiliriz belki de.

 Kuşlar; yumurtanın ve doğurganlığın sembolüdür. Bu nedenle tarih boyunca akbaba, kartal hatta bütün kuşlar kutsallık kazanmıştır.

 Ay; üremenin döngüsel yapısını simgeler.  Umay, Nit, İsis, İshtar, Artemis, Diana gibi tanrıçaların sembolüdür. Sümerli Tanrıça İnanna, Yunan mitolojisine göre de Artemis ve Selene Ay tanrıçasıdır. Tarihi sembolizmde güneş hiçbir zaman ay kadar önemli olmamıştır.

 Ağaç; hayat ağacı doğurganlık sembolü olarak da karşımıza çıkar. Tanrıça heykellerinin karın kısımlarında ağaç-bitki formu vardır.

 İkinci Yol: Kadın

 Edebiyatta ve görsel sanatlarda pek çok eserde anneliğin, kadınlığın, tutkunun irdelenişine tanık oluruz. Belki ilk örnek olarak Madam Bovary gösterilebilir. Aşkın ve tutkunun peşinden giderken modern toplumun dayattığı “ ailesi için var olan kadın ” imgesine karşı bir devrim olarak okunabilir. Ancak her ne kadar feminist bakış açısına sahip bir anlatı olarak kabul edilse de genel kabullerin yazgısıyla, trajik bir finalle son bulur. Asi kadının doğa tarafından cezalandırılacağı ve mutlu olamayacağı mottosu alt metinde bilinçaltına kazınır.

 Jean Jacques Rousseau’ nun 18. yüzyılın sonlarında yazdığı Emile, modern toplumun annelik söylemini yansıtır adeta. Anneliğin kutsanması, kadının özgürlüğünün kısıtlanarak evin duvarları arasında sınırlı bir hayat yaşayan çocuk bakıcısı – iyi eş kıskacına sokulması esastır. Bireyin özgürlüğü ve hümanistik felsefenin savunulduğu modernist anlayışta, kadını dört duvar arasına sokarak toplumsal hayattan uzaklaştırmak o kadar kolay olmaz. Bu nedenle kadınların da karşı çıkamayacakları bir argüman gereklidir. Doğa bilimlerinin revaçta olduğu dönemde bunu bulmak zor olmaz: Annelik İçgüdüsü. İyi eş – özverili anne karakteri Emile’ in eşi Sophie’ de kişilik bulur. Rousseau’ ya göre anneler, aileleri mutlu olsun diye başka hiçbir şeyle ilgilenmemelidir. İyi bir anne rahibeye benzer, evi de manastıra. Kadın çocuklarını doğuran, emziren, bakan, büyütendir. Hem de evin yönetimi ve kutsallık gibi “ büyük ve onurlu ” bir kazanımla. Kadınlık ve annelik arasında bu doğal eşitlenme modern toplumun kabul ettiği temel bir önerme haline gelir. Ancak bu önerme her ne kadar tekrarlanarak pekiştirilmek istense de bir şey bu kurguyu bozar. Özgürlüğünden vazgeçerek kutsal olmayı kabul etmeyen asi, cadı kadınlar her zaman genel kaideyi bozacaktır.

 Anneliği aile – eş – toplum katmanlarından olabildiğince izole ederek kadının iç sorgulaması halinde yansıtan en başarılı sanat eserlerinden bir tanesi olarak da Ingmar Bergman’ ın Persona filmi gösterilebilir. Kadının belki de en zor vazgeçebileceği toplumsal maskesidir annelik ve bunu sorgulamak sanıldığı kadar kolay değildir. Kişilik parçalanmalarına, sessizliğe, sözsüzlüğe, içimizdeki en derin yaraya tuz basmaya cesaret edebilmeyi gerektirir.

 Öyleyse, Üçüncü Yol

 Annelik ve kadınlık çatışan iki olgu değildir.

 Annelik, içindeki kadını öldürmek değildir.

 Annelik, şeytan sayılmadan kadın, kutsallaştırmadan anne olabilmek hakkıdır.

Şeytani Ve Kutsal Olanın Yol Ayrımında
Etiketlendi:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir